Cuma Nis 27

Militarizm öldürür, biz yaşamı sahiplenmeliyiz! (Hülyan Onur)

Dikkat, yeni bir pencerede aç. PDFYazdıre-Posta

hatay_sanatcilarHayatımızın bir çok alanına sirayet etmiş olan militarist bakış açısı, biz farkında olmasak da içten içe bizi kemirmeye devam etmekte. Öyle ki, yakın zamanda Hatay’a giden kadınlı-erkekli sanatçılar grubuna yaklaşımımızda cinsiyetçi dil, üslup ve yaklaşım demokrat, ilerici, yurtsever, devrimci diye kendini ifade edenler tarafından dahi kendini militarize bir şekilde açıkça göstermiş, erkek sanatçılara yaklaşımla kadınlara yaklaşım ve kullanılan dil kadın bedeni üzerinden cinsiyetçiliğe dönüşmüştür.
Bir taraftan Efrin’i işgal saldırısını kınayacaksın ama diğer taraftan karşı tarafla aynı yelpazede serinleyip, eleştirdiğin kültür, kadına yaklaşım tarzı, eril dil ve söylemle cinsiyetçilik ortak paydasında buluşacaksın. Gezi isyanı sürecini hatırlattı biraz da bu durum. O süreçte de söylemler, karikatürler, duvarlara yapılan yazılamalar vb. bir çok şeyde sözümona hükümeti, devleti eleştirme adı altında, yine kadın bedeni üzerinden cinsiyetçi yaklaşımlar gırla gidiyordu. Neyse ki, kadınlar müdahaleci olmuş, ilk başta duvar yazılamalarını silmeyle işe başlayarak, cinsiyetçi söylem, ifade, slogan, yazılamalardan uzak durulmasını sağlamışlardı.

Bu süreçte yazılan, çizilen ve sanal dünyada yorumlara baktığımızda, ne yazık ki, kadınlar dahi bu cinsiyetçi söylemlerle, kendi bedenlerini de hedef alan militarist ifadeleri bir fiil kullanıyor olmaları daha da üzüyor insanı. Ve “Bir şey, bir kez daha iyice irdelenmek zorunda” dedirtiyor. bizlere. O da, kadının cins bilinci ile hareket edememesi, kadının eril dil, yaklaşım, cinsiyet ayrımcı politikaların aracı haline getirilerek kendi bedenine ve dolayısıyla kendi kızkardeşlerine nasıl yabancılaştırılmış olduğu.

Militarizm aslında biraz da bu değil mi?

Önce kadından başlar işlemeye. Böler, parçalar, karşı karşıya getirir, dizayn eder, görevler verir, rollerini iyi oynamaları noktasında ısrarcı olur, yönetir. Önce ailede kadına misyon biçer. Babadan önce kadın görevlerine sıkı sıkıya sarılır. İyi bir eş olma gayretine, iyi bir anne olma “fedakarlığı” da eklenince, çocuk doğurduğunda görevi vatana hayırlı ve iyi askerler yetiştirmekle mükellef olur. Oğlan çocuklarının oyuncakları silahlar olur, kız çocukları ayıplarla, günahlarla yetiştirilir. Erkek çocuklar, pipilerini göstermeye özendirilirler. Sünnetle erkekliğe ilk adımlarını atar, askerlikle erkekliklerini meşrulaştırırlar, evlenip bir kadının bekaretini ‚aldıklarında‘ erkeklikleri tamamen kanıtlanmış olur.
Ve erk’ek artık ERK olmuştur. Hakimdir, hakimiyet kayıtsız şartsız erkeğindir. Tersi durum kadının aleyhine olacak her türlü militarist mekanizmaların harekete geçmesi anlamına geleceği için, kadın korkar, siner, genelde boyun eğmeyi, biat etmeyi, tüm şiddet türlerine karşı öğretilmiş kadınlık rolleriyle karşı duruş sergileme cesaretini göstermekten uzak kalır. Ama bu korku erk’ek cephesinde de hiç de az değildir. Toplumun kendisine yüklemiş olduğu erkeklik sorumlulukları oldukça ağır olduğu için, baskı altında tutan olmasına rağmen hem baskı altındadır ve hem de korku içinde. Erkek erk oldukça, çocukluktan itibaren üzerinde eğitim diye estirilen korkutarak yetiştirme, aslında bir çok anlamda erkekle birlikte korku şeklinde büyümeye de başlar, bu korkunun acısını da erk’ek en yakınındaki kadından çıkarır duruma getirilir. Dayak, aşağılama, küçük görme, çok eşlilik, aldatma, cinsel ve ekonomik şiddet gibi bir çok insanlık dışı yaptırım mekanizmalarıyla, bir taraftan güçsüz gördüğü kadın üzerinde korkusunu gidermeye çalışır, diğer taraftan kadını da denetleme mekanizmasıyla kendi korkularının kölesi durumuna getirmeye çalışır. Bastırılmış erkeklik, sindirilmiş kadınlık en çok da burada kendisini gösterir. Erkek ne kendisi insan olabilir, ne de insanlığı doğurmuş olan kadının insanca yaşamasına müsaade eder.

Çünkü sistem her ikisini de kendi istediği şekilde kodlamış, kendi istediği ve ihtiyacı olduğu şekilde kullanmak için kendi himayesine almıştır. Ve militarizm tüm bu korkular sarmalı içinde derinleşerek büyüyecek, en üst boyutta, ordu, polis, değişik militarize güçler ve en nihayetinde işgaller, katliamlar, soykırımlar, savaşlar şekline bürünerek, toplu halde insanların zararına bir duruma dönüşecektir. Aile dışına çıkıldığında da istenilen iyi vatandaş olma durumu devletin biçtiği rollere uymanı zorunlu kılacak, devletin anayasal olarak çizdiği sınırların dışına çıkmama ilkelerine riayet edeceksin. Tersi durumda ya terörist diye kör kurşunlara gelirsin, ya da vatan hainliğinden yıllara varan zindan yaşamı sana reva görülür. Bugün binlerce insanın cezaevlerinde “ıslah” edilmeye çalışılması, işte bu militarist bakış açısının sonucudur da.

Eğitim-öğretim tek tiple başlar. “Türküm, doğruyum, çalışkanım” ilk öğrendiğiniz duadır, “Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak” ise kutsal kitap anlamına gelir. Tek bayrak, devlet, din, dil insanları militarizmle buluşturan en önemli dört sacayağıdır. Faşizmin olmazsa olmazlarıdır.
Ve bugün Hatay’a giden sanatçılar bu sacayakları üzerinde yetiştirilenler olduğu için de, oraya gitmekle mükellef hissedenlerdi kendilerini. Neden kızıyoruz, anlamak zor.

Bir taraftan iki sınıf var diyeceksin, ezen ve ezilenler adını vereceksin bu sınıflara. Ezen ve iktidarda olan sınıfın haliyle kendi işlettiği güçlü mekanizmaları olacak ve bunlardan en önemlilerinin başında da kültür- sanat- edebiyat gelecek ve devletlüleri her alanı olduğu gibi bu alanı da kullanmayacak mı zannettik? Ya da gizliden gizliye dinlediğimiz devletlü sanatçıların açıktan, ‚Kör parmağım gözünüze‘ demesi mi kızdırdı çoğumuzu. Dün nasıllarsa, bugün de öyleler ve görevlerini yerine getiriyorlar. Daha önceleri de defalarca tanık olduğumuz gibi, bunlar oldu ve olmaya da devam edecek. Çünkü hakim sınıflar her türlü aracı kendi amaç ve hedefleri için kullanır, bunun için de kendi sanatçılarını, yazarlarını, edebiyatçılarını, hatta Nobel ödüllü bilim insanlarını dahi yetiştirir, Akkuyu’da Rusya’nın işbirliğiyle Nükleer santralın açılış gününe denk gelecek şekilde de kimya dalında Nobel ödülü almış bilim zevatını da hazırladığı reklamında oynatır.

İşte kapitalizm budur, faşizm budur, militarizm budur.

Dolayısıyla bizlere düşen, sistemin diliyle, yöntem ve taktikleri, yaklaşımıyla değil, kendi doğrularımızla, doğru duruşumuzla sisteme karşı durmak olmalıdır. Sistemin kadına yaklaşımını eleştirmek, kadını nasıl meta aracı, mal gibi gördüğünü teşhir etmek, militarizmin kadın bedenini özellikle de askeri üslerde nasıl askerlere meze yaptığını teşhir etmek, toplumsal cinsiyet rolleriyle kadının nasıl militarize edildiğini her fırsatta kitlelere aktarmak ve ulaştırmak görevimiz varken, bilmem hangi sanatçının sütyen takmamış olması üzerinden ve cinsiyetçi küfürlerle soruna yaklaşmak, kendi cinsiyetçiliğimizi ortaya koymaktan başka bir anlam taşımayacaktır.
Eleştirdiğimiz sistemin kadınlara bakış açısıyla, bizlerin bakış açısı arasındaki fark ortadan kalkacaktır. Burjuva sanatçısı, RTE’nin destekçisi, Efrin işgalinin sahiplenicisi olmalarının eleştirilmesi, mahkum edilmesi ve bunu yaparken de halkın sanatçıları kimlerdir ayrıştırmasına da dikkat çekerek yapmak farklıdır, kendi sınıfına ait olmasa da, eleştirdiğini zannettiğin kadının bedeni üzerinden soruna yaklaşmak farklıdır.

Birincisi, eleştiri ve işgal yanlısı tutumları mahkum etmedir ve doğru olandır. İkincisi, kadın bedeni üzerinden yapılan cinsiyetçi bir saldırıdır ve kesinlikle mahkum edilmesi gereken bir yaklaşımdır, yanlıştır. Ve kadınların da böylesi bir cinsiyetçiliğe ortak olması, kendilerinin, kadın kimliklerinin inkarı, kadın bedenine yani kendi bedenlerimize yapılmış en büyük saldırı ve hakarettir.
Her sözümüz, tutum ve davranışımız cinsiyetçiliğe, ataerkiye, erkek egemen sistematiğe, militarizme, ırkçılığa ve her türden gericiliğe şamar olmak durumunda. Bunlara karşı durmak, mücadele etmek, aynı zamanda feodalizme ve kapitalizme de kadın cephesinden verilmiş en önemli cevap olacaktır. Aksi taktirde memelerine ve vajinalarına kurşun sıkılarak katledilen devrimci kadınların katillerini lanetleme durumumuzun samimiyetini sorgulamamız gerekeceği gibi, katledilen Ekin Wan’ın çıplak teşhir edilen bedeni için attığımız “
Ekin Wan’ın çıplak bedeni onurumuzdur” doğru sloganımızla çelişir duruma geldiğimiz görülmek zorundadır. Kadınlar olarak Saray Güven’in katledilmesi sonrası bilumum kadının kullandığı dil, yaklaşım tarzındaki erillik, cinsiyetçi yaklaşım tarzı ne yazık ki erkeklere nazaran daha ağırdı ve sonrasında bir muhasebesinin yapılabileceği umudunu taşıyorduk. Ama bu son gelişmede de görüldü ki, kadınlar cins bilinci noktasında daha çok yol kat etmek durumundalar. ve burada en önemli görev ise kadın kurumlarına, örgütlerine düşmektedir.
Sonuç olarak şunun altını yine ve yeniden kalınca çizmekte fayda var: Militarizm öldürür ve biz yaşamı sahiplenmek zorundayız. Militarizmi ve cinsiyetçiliği besleyen her türlü gericiliğe biz kadınlar birlikte gücümüzle yanıt olmak durumundayız
.